- CUMHURİYETÇİLİK
- Atatürkçülüğün temel ilkelerinin başında Cumhuriyetçilik konulmuştur. Bunun
sebebini bilmek için önce cumhuriyetin ne olduğunu anlamak
gerekmektedir. Cumhuriyet bir devlet biçimidir.
Cumhuriyette esas olan ilk öğe, devlet başkanının belli bir süre
için seçilerek iş başına gelmesidir. Bu bakımdan cumhuriyet, başta
bir hükümdarın bulunduğu devlet biçimlerinden (monarşilerden)
ayrılır. Monarşilerde devletin başı, belli bir aile içinden çıkar,
normal koşullar altında, ölünceye kadar iş başında kalır. Yerine
gene aynı aileden bir başkası gelir. Her monarşide, aile içinden
kimin hükümdar olacağı belli bazı kurallara göre saptanır.
Cumhuriyette devlet başkanı belli bir süre içinde seçimle iş başına
gelince, ileri gelen diğer kişilerin de seçimle belirlenmesi
gerekir. Bunlar genellikle o toplumda yasa koyacak
kimselerdir. Gerek devlet başkanının, gerek yasa koyma yetkisine
sahip olanların seçimle iş başına gelmesi şartının kabulü ile
cumhuriyet tam anlamıyla belirmiş sayılmaz. Şimdi sorun seçim
üzerinde düğümlenecektir. Seçime kimler katılacaktır? Belli bir grup
vatandaşa seçme ve seçilme hakkı verilirse belki dış görünüşü
bakımından bir cumhuriyetle karşılaşılır. Böyle cumhuriyetler ilkçağ
Yunan kent devletlerinde, bazı ortaçağ İtalyan ve Alman bölgelerinde
(Venedik, Ceneviz cumhuriyetleri, Hansa kentleri gibi) görülmüştür.
Bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katılma hakkı sadece belli bir
grup vatandaşa verilmişti. Onlar, yaptıkları seçimle iş başına gelen
kadroya dayanarak tüm toplumu yönetiyorlardı. Bugünkü anlayışımıza
göre bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim değillerdir.
Onlara aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler
denilir. Demek ki, cumhuriyet biçiminin amaca
uygun olarak gerçekleşmesi için, belli bir olgunluk yaşına gelmiş
her vatandaşın seçime katılması gerektir. Bu anlamıyla cumhuriyetler
Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulması ile doğmaya ve ancak büyük
Fransız inkılâbından sonra yayılmaya başlamıştır. Gerçi ünlü
düşünürler cumhuriyeti çok önceden kafalarında kurmuş ve
tanımlamışlardır. Ancak uygulama XIX. yüzyılın sonuna doğru ortaya
çıkmıştır. Seçme ve seçilme hakkının tüm vatandaşlara tanınması ve
uygulamaya geçilmesiyle gerçek cumhuriyet kurulmuş ve işlemeye
başlamıştır. Ancak bu devlet biçimini daha iyi ve köklü olarak
yaşatmak, seçimin demokrasi şartlan içinde yapılması ile mümkündür.
Yukarıda demokrasinin tanımı görülmüştü, işte gerçek cumhuriyet
demokratik hayatla gerçekleşir. Osmanlı Devleti, bir cumhuriyet değildi.
Padişahlar Osmanlı Ailesi içinden çıkarlardı. Devleti ve milleti
yönetme yetkisi kesinlikle padişahındı. Gerçi meşrutiyet döneminde halkın
oyu ile seçilmiş meclisler vardı. Ancak bu meclisler padişahın üstünde değildi,
tersine, padişah bunların, yani millet isteğinin üzerinde idi. Son
karar, son söz kesinlikle padişahındı. Bu yönetim biçiminin
sakıncalarını yaşanılan türlü olaylar göstermiştir. Atatürk,
cumhuriyet ilânı ile devlet içinde karar verecek en yetkili ve son
makam olarak milletin tanındığını belirtmiştir. Atatürk, bir cumhuriyet âşığı
idi. Daha kimse bu kelimeyi ağzına alamazken, genç Mustafa Kemal,
padişahlık rejimine karşı çekinmeden saltanatın kaldırılıp
cumhuriyetin kurulması gereğini söyleyebiliyordu. Hele millî
mücadeleye başlarken bunu açıkça belirtmişti. Erzurum Kongresi'nin
açılacağı günlerde yakın arkadaşlarına cumhuriyetin kurulacağını
anlatıyordu. Nihayet bilinen aşamalardan sonra cumhuriyet rejimine
kavuştuk. Kişisel saltanata son verildi.
Atatürk, cumhuriyeti demokrasi içinde İşleyen en ideal bir rejim
olarak görmektedir. O şöyle söylüyor: "Demokrasinin bütün anlamıyla
ideali, milletin tamamının aynı zamanda yöneten durumda
bulunabilmesi, hiç olmazsa devletin son iradesini yalnız milletin
ifade etmesini ve belirtmesini ister. Ne yazık ki, milletlerin nüfus
çokluğu, düşünce eğitimi düzeyleri, idealin uygulanmasında, idealden
büsbütün yoksunluğa yol açacak ihtiyatsızlıklardan kaçınmayı
gerektirmektedir. Şu duruma göre demokrasi ilkesinin en modern ve
mantıksal uygulamasını sağlayan hükümet biçimi, cumhuriyettir.
Cumhuriyette son söz, milletçe seçilmiş meclisindir. Millet adına
kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir, ya da vermez, onu
düşürür. Millet vekillerinden hoşnut kalmazsa başkalarını seçer.
Cumhuriyette meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet bilirler ki,
kendilerini iktidar ve yetki yerine belli bir zaman için getiren,
irade ve egemenliğin sahibi olan millettir. Gücünün ve yetkisinin
Tanrıdan geldiğini ve yalnız ona karşı ahirette hesap verebileceğini
varsayan ve devleti, ülkeyi kendine mirasla kalmış bir malikane
kabul eden bir hükümdar, kendini her türlü sınırlamadan uzak görür.
Böyle bir yönetimde milletin benliği, özgürlüğü söz konusu dahi
olamaz. Şu duruma göre, yetkileri sınırlı dahi olsa, hükümdarlık
biçimi demokrasiye, millî egemenlik ilkesine uygun
değildir". Pek iyi anlaşılıyor ki, Atatürk,
halkın kendini doğrudan doğruya yönetmesi demek olan demokrasiyi en
ideal devlet biçimi kabul etmektedir. Ancak bütün bilginlerin de
söyledikleri gibi, halk kendini doğrudan doğruya yönetemez, çünkü
bugün milyonlarca kişinin bir araya gelerek her zaman devlet
işlerini yürütmeleri mümkün değildir. Öyle ise demokrasiyi
gerçekleştirmek ancak cumhuriyetle mümkündür. Cumhuriyette millet,
yöneticileri belirli bir zaman için seçer, belli bir süre geçince,
hoşnut kalmamışsa, onları görevden uzaklaştırır, işte cumhuriyet
demokrasisi budur. Bu rejimin kişisel saltanattan çok daha iyi
olduğu kuşkusuzdur. Atatürk, belli kişilerin seçimle iş başına
gelip, bir daha iktidardan ayrılmaması demek olan Faşizm ile,
milletin tümüne değil de, sadece birkaç tabakaya dayanarak
millet egemenliğini reddeden Bolşevizm'e karşı çok açık bir cephe
almıştır. Her iki rejimin geliştiği bir dönemde millet egemenliğine
dayalı cumhuriyete sıkı sıkıya bağlı kalması, yalnız bizim için
değil, tüm insanlık için bir kıvanç kaynağıdır.Atatürk'e göre, "Türk Milletinin
tabiatına ve geleneklerine en uygun olan yönetim, cumhuriyet
yönetimidir". Atatürk, demokrasinin Osmanlı Saltanatı içinde
yeşeremediğini açıkça görmüştür. Demokrasi ancak cumhuriyetle
kökleşip gelişebilirdi. Bunun içindir ki, Türk inkılâbının baş
ilkeleri arasında cumhuriyetçilik sayılmıştır. Milletin kendi
yönetimi olan cumhuriyete içten bağlılık, yücelme yolunu aşmanın baş
şartıdır.
- HALKÇILIK
- Bir milleti oluşturan, çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan
insanlara halk denir. Bu akımdan halkçılık ilkesi hem
cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir
sonucudur. Atatürk'e göre millet ile halk
aslında tek anlama gelmektedir. Halkçılık ise millet içindeki
çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset
izlenmesi, halkın kendi kendini yönetmeye
alıştırılmasıdır. Halkçılık,
cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki, bu çok doğrudur.
Cumhuriyet, halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi
anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi
olmaktadır. Aynı biçimde, halkçılık, milliyetçiliğin de bir
sonucudur. Millet halktan oluştuğuna göre, milliyetçilik, Türk
halkının mutluluğu için çalışmak, ortak geçmişe ve geleceğe halkla
birlikte bağlanmak demektir. Atatürk, daha
TBMM açılır açılmaz, yeni kurulan devletin bir halk devleti olduğunu
belirten pek çok konuşmalar yapmıştır. Artık halk, bir kişi
tarafından yönetilmemekte, kendi kendini
yönetmektedir. Halkçılık ilkesinin
uygulanması ayrıca, toplumda hiç kimsenin diğerinden üstün
olmamasının, kanun önünde kesin eşitliğin kabulü anlamına da
gelmektedir. Gerçek halkçılıkta hiçbir toplumsal gruba, zümreye
ayrıcalık tanınmaz. Halk her bakımdan birbirine eşit kimselerden
oluşur. Bugün bazı rejimler halkı yalnız belli bir grup insandan
ibaret saymaktadırlar. Bu rejimlerin adı olan halk cumhuriyeti
yanıltıcıdır. Çünkü sadece belli bir grup halkın devleti anlamına
gelmektedir. Gerçek budur. Ama Atatürkçü halk devletinin uzaktan
yakından böyle bir anlam taşımadığı ve belirtmediği hemen
söylenmelidir. Atatürkçü halk devleti,
Türk halkının tümünü, yani Türk milletini kapsamına alır. Böyle bir
halkçılık anlayışı, gerçek demokrasinin kurulması için gerekli olan
ortamı en iyi biçimde hazırlar.
- DEVLETÇİLİK
- Ekonomik etkinliğin
toplum ve devlet hayatındaki önemi daha önce anlatılmıştı. Ekonomik
hayatın temelinin üretim olduğu da belirtilmişti. XX. yüzyılda
dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkânlarına kavuşmak için
üretimi artırma gereğini duydular. Bunun için de başlıca üç yöntemin
uygulanmasını öngördüler. Bunları kısaca gözden
geçirelim:
Liberal Ekonomi: Bu tür
ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye, üretim etkinliği ve
üretilen malların dağıtımı tümüyle bireylere bırakılmıştır. Liberal
ekonomi görüşüne göre, ekonomik hayatın kendiliğinden işleyen
yasaları vardır: Üretim, mallara olan isteğe bağlıdır, istek ise,
üretimin az veya çok olmasını sağlar. Devlet bu kuralları
yönlendirmeye karışmamalıdır. Devletin görevi yurdu savunmak, eğitim
İşlerini düzenlemek, adalet dağıtmak gibi alanlarda kalmalıdır.
Devlet ekonomik hayata katılırsa az önce belirtilen denge bozulur.
Gerekirse devlet, ancak büyük bunalımları gidermek için ekonomik
hayata girmeli, bunalım geçince de gene çekilmelidir. Büyük ekonomik
güce sahip olan kapitalist ülkeler, liberal görüşü uygulayarak
bugüne kadar gelmişlerdir. Sosyalist Ekonomi: Bu
tür görüşü uygulayan ülkelerde hem sermaye, hem üretim doğrudan
doğruya devletçe sağlanır. Kişilerin üretim araçlarına sahip
olmaları yasaktır. Devlet tüm sermayenin sahibidir. Bütün ekonomik
hayat, devletin öngördüğü biçimde düzenlenir. Malların dağıtımını da
devlet yapar. Bazı ülkeler temelde bu görüşü
benimsemişlerdir. Ilımlı Ekonomik Sistemler:
Dünyanın hızla değişen şartları hem liberalizmin, hem de Sosyalizmin
katıksız bir biçimde işleyemeyeceğini göstermiştir. Bu bakımdan
liberal rejimlerin bazılarında, devlet ekonomik hayata artan ölçüde
girerken, sosyalist sistemde de yumuşamalar göze çarpmaktadır.
Böylece her iki guruptan bazı ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan
önemli sistem değişikliklerine girmektedirler.
Devletçilik: Atatürk ilkelerinin arasında bulunan devletçilik, bir
ekonomi siyasetidir. Yukarıda anlatılan rejimlere benzemez. Milli
özelliklerimize uyan, gerekli kalkınmayı sağlayacak bir model olan
devletçiliğin hangi şartlar altında nasıl doğduğu belirtilmişti.
Bunun için burada devletçiliği kısaca
değerlendireceğiz. Devletçilik, temel anlamıyla
devletin ekonomik hayatın içine girmesidir. Ama bu yapılırken
sosyalist model benimsenemez. Elinde sermayesi olan vatandaşlar,
birkaç alan dışında, diledikleri biçimde üretime katılabilirler.
Devlet bunlara engel olmadığı gibi üstelik gereken tedbirleri alarak
işlerini kolaylaştırır, kişileri üretim ve ticaret işine
özendirir. Ancak bilindiği gibi, hızla
sanayileşme cumhuriyetin ilk hedeflerindendi. Büyük temel sanayi
kuruluşları yapmak için özel ellerde sermaye yoktu. Bu yüzden
devletçilik doğdu. Devlet pek çok sanayi işletmesini kendisi kurdu,
çalıştırdı ve geliştirdi. Bir yandan da uyguladığı para ve kredi
politikası ile özel kişileri başıboş bırakmadı. Böylece devlet ile
vatandaş, üretim işini birlikte düzenlediler. Bu işbirliği sonucu
Türkiye örnek bir ülke durumuna gelmişti. Son araştırmalar,
Türkiye'nin 1930 yılına kadar uyguladığı devletçilik siyaseti ile en
hızlı kalkınan üç ülke arasına girdiğini göstermektedir. 1029
yılında, 100 olan Türkiye ve dünya sanayi üretim indeksi, 1939'da
Türkiye'de 196'ya erişmiştir. Dünya ortalaması İse 119'dur. Bu
gelişme tablosunda Türkiye'nin yeri, Rusya ve Japonya'dan sonra
gelmektedir. Böylece 1927'de 1000 olan milli gelirimiz, hızlı nüfus
artışına rağmen, 1939'da 1625'e yükselmiştir.
Sermayesi olmayan, dışarıdan yardım almayan, kaynakları sınırlı,
teknolojisi geri Türkiye'nin 1939 yılına kadar sağladığı bu gelişme
Atatürk'ün akılcı ve milliyetçi görüşlerinin bir eseridir. O, özel
girişimleri desteklerken, devleti de ekonomik hayata katmış, her iki
alan birbirlerini tamamlamışlardır. İkinci
Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine bu gelişme durdu. Savaş sonrasında
ise devletçilik ilkesi yeniden ve amaca uygun biçimde işletilip
ihtiyaçlara göre düzenlenmedi, politika aracı yapıldı. Bu yüzden
özel alanla devlet alanı arasındaki denge bozuldu ve ekonomik hayata
bir kargaşa geldi. Atatürk'ün baş
ilkelerinden devletçilik, Türkiye'yi ekonomik bakından
kalkındıracaktır, yeter ki gerektiği gibi uygulanabilsin.
- İNKILÂPÇILIK
- İnkılâp, bir toplumun
önemli kurumlarını kısa bir süre içinde değiştirip kendini
yenileştirmesi atılımıdır. Tarihte önemli, büyük inkılâplar
görülmüştür. Atatürk yönetimindeki Türk Milleti de tarihteki en
önemli İnkılâplardan birini gerçekleştirmiştir. Bir toplumda durup
dururken inkılâp yapılmaz, inkılâpların tarihten gelen büyük
sebepleri vardır. Türkler bir zamanlar çağın Önemli devletlerinden
birini kurmuşlardı. Bu devlet yüzlerce yıl dünyanın sayılı
güçlerinden biri olarak kaldı. Ama Batı'da gelişen akıl ve bilim
çağına ayak uyduramadığı için geride kalmaya, güçsüzleşmeye başladı.
Çok uluslu bir yapıda olduğundan milli bir birlik kuramadı. Devleti
kurtarmak isteyenler, hep eski düzen ve belli kalıplar içinde
değişiklikler yaptılar. Oysa yapıyı değiştirmek gerekti ve bu
kaçınılmazdı. Birinci Dünya Savaşı sonu yenilgi
ve parçalanma, Atatürk'e, Türk milletini bir araya getirip mücadele
etme ve yapıyı yenileme düşüncesini ve bunu gerçekleştirme azmini
vermiştir. Eski yapıyı yeniden kurmak mümkün olmadığı için ardarda
büyük inkılâplar yapılmıştır. Atatürk'e göre
"inkılâp milletin esenliği için halk adına yapıldı". "Yaptığımız ve
yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını
tamamen modern ve bütün anlamı ve biçimiyle uygar bir toplumsal
heyet durumuna getirmektir". Öyleyse inkılâp, modernleşme ve çağdaş
uygarlık düzeyine ulaşmak için yapılacaktır. Gerçekten, gördüğünüz
büyük yenilik hareketleri, hep inkılâpçı bir tutum ve davranışla
yapılmıştır. Türk Milleti iyiye, doğruya, güzele
daha fazla yaklaşmak, bunlara erişmek için inkılâpçılığa bağlı ve
tam bir inkılâpçı olarak kalmalıdır. Öyleyse inkılâpçılık nedir?
Atatürk'e göre, "gerçek inkılâpçılık onlardır ki, ilerleme ve
yenileşme inkılâbına sevk etmek istedikleri insanların, ruh ve
vicdanlarındaki gerçek eğilime nüfuz etmesini bilirler".
Demek ki, inkılâpçı, ruhlara ve vicdanlara
seslenecek, insanları bu yolda yönlendirecektir. Atatürk inkılâbını
sürdürebilmek, inkılâpçı ruh ve yapıyı, coşkuyu her zaman duymakla,
hedefleri belirleyip bu hedeflere ulaşma yolunda çalışmakla olur.
Türk İnkılâbının üstün ve yüce amacını her
zaman kavramaya çalışmalıdır. Durmadan ve her zaman yenilik yolunda
ileriye doğru gidilecektir, işte Atatürk'ün temel ilkelerinden biri
de budur. Türk inkılâbının korunması, geliştirilmesi ve
ilerletilmesi şarttır. Atatürk bundan emindi ve şöyle diyordu:
"İnkılâbın hedefini kavramış olanlar, daima onu muhafazaya muktedir
olacaklardır". Evet, bu özlü sözlerin ışığında,
bilinçli inkılâpçılık Türk Milletinin geleceği olmalıdır.
- LAİKLİK
- Türk ve yabancı bütün
bilim adamları Atatürk inkılâbının en önemli öğesi olarak laikliği
kabul ederler. Gerçi Türk inkılâbı, içinde taşıdığı ilkelerle bir
bütündür. Ama bu bütünün dayandığı iki ana temel, milliyetçilik ve
laiklik, öteki ilkeleri sağlamlaştırır.
Laikliğin kısa tanımı, daha önce belirlenmişti. Yeniden özetleyecek
olursak, laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil,
akla ve bilime dayandırılmasıdır. Çok
uzun bir zaman hemen hemen bütün insan toplulukları, dinlerin
koyduğu esaslara göre yönetilmişlerdir. Çünkü insanların akıl ve
bilim alanlarında olgunlaşması kolay olmamış, uzun bir zaman
almıştır. Bu dönemde insanlar, kendi akıl ve iradeleri dışında kalan
birtakım güçler tarafından yönetildiklerini kabul ederek
rahatlamışlardır. Bu sebeple, devletlerle özdeşleyen dinler ve din
adamları, giderek büyük ölçüde güçlenmiş, gelişen insan zekisinin
önüne engeller koyarak varlıklarını sürdürmeye
çalışmışlardır. Dinler, inanç kavramına
dayanırlar, ister ilkel olsun, ister gelişmiş, her dinin temeli
belli varlıklara ve olgulara tartışmadan inanmaktır, insanlar
özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karşısında inanç dünyalarını
zenginleştirmiş, dinsiz yasayamaz duruma gelmişlerdir. İnsanoğlunun
evren ve ölüm karşısındaki çaresizliği, zengin inanç sistemleri
doğurmuştur. Bu çaresizliğe karşı tek sığınılacak yerin din oluşu,
dinlerin insanları yönetmesi sonucunu vermiştir, ilk zamanlar için
bu bir zorunluluktu. İnsanlar arasında düzen ve barışı sağlamak için
dinin buyruklarına ihtiyaç vardı. Ölümsüzlüğe erişmek isteyen
insanları, hayatta iyi davranışlara yönlendirmek için dinler hukuk
kuralları da koydular ve bu kuralların uygulanmasına titizlik
gösterdiler. Özellikle ileri dinlerin koyduğu
baş hukuk kuralları, aynı zamanda evrensel ahlâkı da yansıtır.
Hiçbir din, insanlara erdemsiz yaşamayı, hırsızlığı, yalancılığı,
zinayı, adam öldürmeyi buyurmaz. Tersine, bütün dinler ahlâklı ve
erdemli yaşamayı buyururlar. Dinler arasındaki farklılıklar, Tanrı
ve ibadet anlayışından kaynaklanmaktadır. Böylece her din, tek ve
üstün gerçeği temsil ettiğini ileri sürdüğünden dinler arasında bir
birlik görülmemektedir. Çok ileri ve üstün
bir din olan İslâmlık, kısa sürede inanç sistemini birçok millete
benimsetmiştîr. Hazreti Muhammed'in ölümünden sonra Müslümanlık
hızla gelişti. Büyük İslâm bilginleri, ilkçağın akılcı filozoflarını
yeniden gün ışığına çıkardılar, öyle ki, Batılı bilginler bu
filozofları Müslümanlardan öğrendiler. Müslümanlık bu akıl çağında
büyük aşamalar yaptı. Tanrının insanlara doğru yolu görmesi için
akıl verdiğini söyleyen bilginler, İslâm dininin ilerlemesinde büyük
rol oynamışlardır. Onları destekleyen halifeler de çıkmıştır.
Böylece Müslümanlık aşağı yukarı üç yüz yıl Tanrının gösterdiği
yolda gelişmiştir. Akla dayanan bu gelişme sırasında İslâm Hukuku da
günlük hayata uydurulmuştur. Ne yazık ki, bir süre sonra bu gelişme
durdu, İslâm dünyasında aklın yerini, tutucu ve durgun bir inanç
kapladı. Bu görüşün sahipleri, akıl yolu ile değil, sadece inançla
yaşamak gerektiğini savunuyorlardı. Bu görüş kısa sürede
yaygınlaştı, İslâm dini ve hukuku donup kaldı. Buna karşılık akıl
yolunu Müslümanlardan öğrenen Batılılar, bu esasları
geliştirmekteydiler. İşte Türkler Müslüman
oldukları vakit, İslâm dünyasında durgunluk başlamıştı. Türkler,
üstün yetenekleriyle kısa sürede İslâm dünyasına egemen oldular. Çok
içten inandıkları Müslümanlığı Hıristiyanlara karşı korudular,
İslâmlığı Anadolu'ya ve Balkanlar'a yaydılar, ama onlar güçlerinin
doruğunda iken Batı'da da akıl çağı başlamıştı. Büyük akılcılar, bir
zamanlar Müslüman bilginlerin dedikleri gibi Tanrının insanlara
verdiği en büyük hazine olarak akılı gördüler. Böylece Batı'da bilim
ve hukuk akla dayandırılmaya başladı. Burada hemen şunu belirtmekte
yarar vardır: Bu büyük akılcı akıma karşı, orada da kilise
direnmiştir. Ancak bu direnme yeni mezheplerin (Protestanlık)
doğmasına yol açmıştır. Bu yüzden Hıristiyan dininin bir bütün
olarak akılcılığa karşı durması imkânı kalmadı. Kilise giderek
yenilikleri kabul etmeye başladı. Nihayet XVIII. yüzyıl sonunda
çıkan Fransız İhtilâli ile laiklik, devlet ve hukuk düzenine egemen
oldu. Yani devlet, dinin etkisinden arıtıldı. Ama ayna zamanda din
özgürlüğü de kabul edilerek, devletin vatandaşın vicdanına
karışmayacağı, herkesin inancında serbest olduğu esası
konuldu. Osmanlı Devleti'nin bu gelişmenin
dışında kaldığını biliyoruz. Atatürk belki de İslâmlığın parlak
çağına dönüş yaparak, zamana ve akla uymayan, eskiyen hukuk
kurallarını bir yana bırakarak devleti laikleştirmiştir. Ama
İslâmlığın inanç ve ibadete dayanan kurallarına hiç dokunmamıştır.
Atatürk kesinlikle dinsiz değildi. Şu sözleri
söyleyen Atatürk'ün dinsiz olduğu, laiklikle dinsizliği getirdiği
söylenebilir mi? :"Tanrı birdir, büyüktür. Bizim dinimiz en makul
(akla uygun) ve tabii (doğal) bir dindir. Ve ancak bundan dolayı da
son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve
mantığa uyması gerektir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur...
Ey millet, Allah birdir, sanı büyüktür. Peygamberimiz, Efendimiz
Cenabı Hak tarafından insanlara dinin gerçeklerini bildirmeye memur
ve elçi olmuştur... İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz akla,
mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor. Bu sebeple en mükemmel dindir...
Varlık dünyasının bütün kanunlarını yapan Cenab-ı Haktır... Dinime,
gerçeğin kendisine nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum".
Atatürk bunlar gibi daha birçok söz
söylemiştir. Atatürk'ün akla uygun bir
uygulama istediğini belirten şu sözleri, ne derin anlamlar
taşımaktadır: "Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla ilgisi
olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler modern olmayı kâfir olmak
sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannı (düşünce)dır. Bu yanlış
yorumu yapanların amacı; İslamların kâfirlere tutsak olmasını
istemek değil de nedir?" "Bizim dinimiz milletimize, düşkün,
miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Tam tersi, Allah da Peygamber
de insanların ve milletlerin yücelik ve şerefini korumalarını
buyuruyor... Bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçüt)
vardır. Bu miyar ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca
takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki, akla, mantığa, toplumun
çıkarlarına uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur, o
şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din
olmasaydı, en mükemmel ve en son din olmazdı".
Görülüyor ki, Atatürk bilgisiz ve çıkarcı kimselerin milleti din
adına sömürmesine karşıdır. O, devlete, hukuka ve bilime can verecek
kuralların akla, mantığa uygun olmasını istemektedir. Atatürk, daha
1927 yılında dinin siyaset aracı olarak kullanılmasından doğacak
sakıncaları ve çıkar düşkünlerini şöyle anlatmıştır: "Masum halka
beş vakit namazdan başka, geceleri de namaz kılmayı vaaz etmek ve
öğütlemek, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı
tarafından vâki olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?"
Atatürk'ün yıllarca önce söylediği bu sözler ne kadar
düşündürücüdür. Laiklik devletin temeli
olunca, akla dayanan uygulamalarla millet zaman yitirmeden çalışma
ve kalkınma imkânı bulur. Devlet vatandaşın inancına karışamaz; daha
Önce de belirtildiği gibi inançlar çeşitlidir. Herkesi bir
doğrultuda inanca zorlamak olmaz. Bu herşeyden önce demokrasiye
aykırıdır. Demokrasi, bir özgürlük rejimidir. Bu sebeple
demokrasilerde devletin tek bir dini vatandaşlara benimsetmeye
çalışması düşünülemez. Bu davranış demokrasi kavramına uymaz. Hem
Kur'an "dinde zorlama yoktur" diyor. Bundan başka Kur'an ve Hazreti
Muhammed devlet yönetiminde akla dayanılmasını isteyen pek çok
buyruklar vermiştir. Demek ki, laiklik vatandaş
inancının en sağlam güvencesi oluyor. İnanç özgürlüğü devletçe
sağlanıyor. Herkes inancında ve ibadetinde serbesttir. Laikliği,
resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden kesinlikle ayrı tutmak
gerekir. O tür rejimlerde devlet dine karşıdır. Vatandaşın dinsiz
olarak yetişmesi için gereken her türlü tedbiri alır. Atatürkçü
laiklikte ise, devlet işlerine karıştırılmaması koşulu ile tam bir
din ve inanç özgürlüğü vardır. Türk Devleti aynı zamanda
nüfusumuzun yüzde doksan beşinden fazlasının inanç sahibi Müslüman
olduğu gerçeğini de görmüştür. Müslümanların inanç ve ibadet
hizmetlerini devlet yüklenmiştir. Din eğitim ve öğretimi yapan
kurumlar açılmış, buralarda Atatürkçü, aydın, akılcı, laik din
adamları yetiştirmeye hız verilmiştir. Hiçbir dönemde Anadolu'da
Cumhuriyet dönemindeki kadar cami
yapılmamıştır. Türk milleti ve Devleti
varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde, çağın gereği olan akıl ve
bilim kavramlarının yolunda, insancıl bir laikliği benimseyerek
sürdürebilir. Geriye dönüş mümkün değildir. Böyle bir tutum zamana
ayak uyduramamak, çağın dışında kalmak olur.
- MİLLİYETÇİLİK
- Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle
birlikte çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara da
yansıtmaya "milliyetçilik" denilir. Şu tanıma göre milliyetçiliğin
en önemli öğesi "millet" olmaktır. Öyle ise millet
nedir? Bir insan topluluğuna millet
diyebilmek için bazı niteliklerin o toplumda olup olmadığı
saptanmalıdır. Bazı anlayış biçimlerine göre, bir topluluğun millet
sayılabilmesi için ırk birliği yetişir. Bu eksik bir görüştür. Aynı
ırktan olmadıkları halde bugün milletlikleri tartışılmaz topluluklar
vardır, İsviçreliler ve Amerikalılar gibi, bazılarına göre ise
millet olmanın baş şartı aynı dili konuşabilmektir. Bu da her zaman
doğru sayılamayacak bir görüştür. İsviçre'de üç ayrı dil konuşulur
ama bütün İsviçreliler bir millettirler. Buna karşılık aynı dili
konuşan pek çok Arap milleti vardır. Iraklılar ile Faslılar aynı
dili konuştukları halde aralarında büyük farklar bulunur, ikisi de
ayrı birer millet sayılabilirler. Kimileri
de millet olmanın baş şartı olarak din birliğini kabul ederler.
Kuşkusuzdur ki, artık bu da savunulamaz bir görüştür. Bugün dünyanın
en büyük milletlerinden sayılan Japonların içinde çok çeşitli dinler
vardır. Gene ayrı birer din gibi kabul edilebilecek Katoliklik ile
Protestanlık Almanya'da, Amerika'da yan yana yaşamaktadır. Ama aynı
dinden oldukları halde Müslümanlar hiçbir zaman tek millet
sayılamamışlardır. Öyle ise sayılan bütün
bu şartlar bir insan topluluğunun millet olmasına yetmemektedir.
Aynı toprak parçası üstünde yaşayan insanların millet olması için
ilk şart, ortak bir geçmişe, kader birliğine, ortak bir gelecek
hedefine sahip olmaktır. Bu, en tutarlı ve geçerli görüştür.
Milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi bir ilişkidir. Bu
görüşü benimseyen Atatürk, milleti şöyle tanımlamaktadır: Bir insan
topluluğunun millet sayılabilmesi için "zengin bir hatıra mirasına,
birlikte yaşamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan
mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin
ortak bulunmasına, gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı
olmasına, birlikte sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya"
ihtiyaç vardır, işte bu ana şartları taşıyan bir insan topluluğu
millet sayılır. Gene Atatürk'e göre, bu şartların doğal sonucu,
ortak milli bir düşünce, ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya
çıkmasıdır. Gerçi dil birliği millet olmanın baş şartı değildir ama
insanları düşünce, ruh ve kültür açısından birbirine bağlayan ana
dilin, pek çok millette tek olduğunu da unutmamak
gerekir. Görülüyor ki, Atatürk, Türk
milletini ırk veya din esası üzerine oturtmamıştır. Zaten akılcı bir
yaklaşımla buna imkân da yoktur, özellikle Anadolu'daki Türk
toplulukları başka ırklarla, yüzlerce yıldan beri kaynaşmış
durumdadırlar. Anadolu'nun uygarlıkları birbirine bağlayan bir bağ
olması bu sonucu doğurmuştur. Atatürk'ün
millet anlayışı akılcı ve insancıldır. Atatürk'e göre bir milleti
başka milletlerden ayıran nitelikler vardır. Her millet kendi
yetenekleri, kültürü ve imkânları çerçevesinde kendini diğerlerine
kabul ettirmek ve mutlu yaşamak zorundadır, işte bir milletin
bireylerinin bu biçimdeki davranışları milliyetçiliktir. Türk
milliyetçiliğinin amacı, Türk'ün her alanda yükselmesi,
yücelmesidir. Atatürk'e göre, "asıl olan
millettir, ilham ve güç kaynağı milletin kendisidir. Bir millet için
mutluluk olan bir şey, diğer bir millet için felâket olabilir. Aynı
sebepler ve şartlar birini mutlu ettiği halde, diğerlerini mutsuz
kılabilir", öyle ise, her millet akıl ve bilim yolu ile yalnız kendi
değerlerini ve çıkarlarını bulmalıdır. "Türk milliyetçisi, gelişme
ve ilerleme yolunda ve uluslararası ilişkilerde bütün çağdaş
milletlere paralel olarak, onlarla bir uyum içinde yürüyecektir. Ama
bunu yaparken Türk milletinin özelliklerini, bağımsız kişiliğini
koruyacaktır. Türk Milliyetçisi diğer milletlerin hakkına,
bağımsızlığına saygı gösterecektir. Ancak böylelikle diğer
milletlerden de saygı görecektir. Kimsenin yurdunda gözümüz yoktur.
Çünkü her milletin yurdu kutsaldır. Türk, büyük gücünü ancak
haklarına saldırı olduğu zaman
kullanacaktır". Atatürk, bütün milletlere
saygı duyar, ama onların hepsinin üstünde Türk'ü görür. Ona göre,
"Dünya yüzünde Türk'ten daha büyük, ondan daha eski, ondan daha
temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir".
Atatürk, tarih alanındaki olağanüstü çalışmalarıyla Türk'ün
geçmişini aydınlatarak bu görüşe erişmiştir. Böylesine üstün bir
milletin yurdu da kutsaldır. Vatan sevgisi, milliyetçiliğin önde
gelen öğelerindendir; "Vatanımız, Türk milletinin eski ve yüksek
tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren
eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında
ayrılık kabul etmez ve bütündür". Mademki
vatan kutsaldır ve bir bütündür, öyle ise "memleketi doğu ve batı
diye ikiye ayırmak doğru değildir". Çünkü yurdumuz kutsaldır. "Yurt
toprağı, sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin
için fedaiyiz. Fakat sen, Türk milletini ebedi hayatta yaşatmak için
feyizli kalacaksın". Atatürk'ün Türk
milliyetçiliği üzerinde bu kadar çok durmasının derin sebepleri
vardır. Bu sebepler de gene tarihten kaynaklanmaktadır. Türklerin
dünya tarihine ve uygarlıklara yaptığı üstün hizmetler
bilinmektedir. Ama ne yazık ki, Türklerin kurduğu en büyük, en
görkemli devletlerden Osmanlı İmparatorluğu'nun yapısı, tam bir
milliyetçilik anlayışının doğmasına imkân
vermemiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nda her
bakımdan birbirinden farklı çok çeşitli uluslar yaşardı. Bunu
biliyoruz. XVIII. yüzyıl sonlarına kadar dünyada milliyet ilkesi pek
bilinmiyordu. Gerçi devletler kuran milletler, kendi yaşama
biçimlerini, kültürlerini, anlayışlarını geliştiriyor, dillerini
kullanıyorlardı, bağımsızlıklarını koruyorlardı. Ancak bunları belli
bir millete bağlı olma bilinci içinde değil, belki toplumsal bîr
zorunluluk olarak yapıyorlardı. Millete benlik veren milliyetçilik
değil, din idi. Her millet mensup olduğu dinin buyruklarına ve
kalıplarına uyarak yaşıyordu. XVII.yüzyıldan itibaren Batı'da iyice güçlenen
akılcılık, aynı zamanda milliyetçiliği doğurmuştur. Batıda, çeşitli
milletlere mensup olan düşünürler, her milletin diğerinden farklı olduğunu
görmüşler, insanları dinin değil, milliyetin ilk planda birbirine bağlamasının
akla uygun olduğunu anlamışlardır. Böylece milliyetçilik Batı'da
gelişerek siyasal hayata girdi. XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız
İhtilâl ve onu izleyen büyük inkılâpla, milli devlet ve dolayısiyle
milliyetçilik hızla bütün dünyaya yayılmaya
başladı. Özellikle çok uluslu devletler
için milliyetçilik akımı bir felâketti. Milliyetçilik akımının çok
uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu için önem taşımış,
imparatorluk sınırlan içinde yaşayan ve Türk olmayan çeşitli uluslar
bağımsızlık isteği ile ayaklandılar. Osmanlı devlet adamları buna
karşı bir çare aradılar: Din ayrımını kaldırarak ülkede yaşayan
herkesi "Osmanlı" ilân ettiler. Ama bu kesin bir çözüm yolu değildi.
Milliyetçilik bir büyük akımdı ve bu hareketi böyle bir davranışla
önlemek mümkün değildi. Nitekim ülkede yaşayan uluslar birer ikişer
ayaklanarak Osmanlı yönetiminden kopuyor, kendi milli devletlerini
kurarak bağımsızlıklarını ilân ediyorlardı. Bu durum karşısında
bazı Türk düşünürleri milliyetçilik akımının önlenemeyeceğini
anlamaya başladılar. Şimdi yapılması gerekli olan, elde kalan ve
üzerlerinde Türklerin yaşadığı vatan topraklarım, yeni milli
devletlerin sataşmalarından kurtarmaktı. Hiç değilse bundan sonra
Türk, vatanına sahip çıkmalıydı. Böylece, imparatorluk sınırlan
içinde yaşayan çeşitli milletler arasında en son, Türklerin
milliyetçilik anlayışı doğmuştur. Bu da XX. yüzyıl başlarına denk
düşmektedir. Türk milliyetçiliği doğarken,
yalnız Türklerin değil, bütün Müslümanların tek millet olması
gereğini ileri sürenler de çıktı. Ama Müslüman Osmanlı vatandaşı
olan Arapların Birinci Dünya Savaşında, Hıristiyan düşmanlarımızla
iş birliği yaparak bizi arkadan vurmaları, milletin dine
dayandırılamayacağını çok açık ve acı biçimde
göstermiştir. Atatürk, yeni Türk
Devleti'ni kurduğu vakit durum bu idi. Bütün millete Türklüğünü
anlatmak, göstermek, bu çok önemli konu üzerinde durmak gerekiyordu.
Artık çok uluslu Osmanlı Devleti tarihe karışmıştı. Anadolu'da ve
Doğu Trakya'da yalnız Türkler yaşıyordu. Atatürk, Lozan
Konferansında Türkiye'de yaşayan Rumları Yunanistan'a yollamayı
başarmıştı. Engin ve büyük bir tarihe sahip olan Türkler, artık
Türkiye'de en yüksek oranda çoğunlukta idiler. Milli devlet
kurulabilirdi. Bu bölümün başında belirtildiği gibi, her millet
kendi yücelmesini, kendi yetenekleriyle sağlar. Bunun için de
katıksız bir milliyetçilik gereklidir.
Atatürk, yaşadığı sürece hep Türk milliyetçiliğini geliştirmeye
çalışmıştır. "Ne Mutlu Türküm diyene" sözü, milletimiz yaşadıkça
anlamı yücelecek çok üstün bir görüşün simgesidir.
- DİĞER İLKELERİ
- MİLLİ EGEMENLİK:
Egemenliğin, yani
devleti kuran, yöneten en üstün gücün, kişilere veya belli zümrelere
değil, doğrudan doğruya millete ait olması, cumhuriyetçilik ilkesini
bütünler. Cumhuriyetçilik bahsinde
görüldüğü gibi aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler de vardır.
Ama gerçek cumhuriyet egemenliğin millete ait olduğu cumhuriyettir.
Atatürk, TBMM'nin toplanmaya başladığı ilk günden başlayarak sırası
geldikçe bütün gücün millette olduğunu belirtmiştir. O'na göre,
"millet her türlü isteğini yerine getirme gücüne sahiptir. Millet
girişimlerinin önüne geçebilecek hiçbir kuvvet yoktur."
Atatürk'ün hem vatanın kurtuluşunu, hem de
inkılâpları doğrudan doğruya milleti temsil eden TBMM kanalıyla
gerçekleştirdiğini biliyoruz. Çünkü O, millet iradesinin üstünde bir
güç olabileceğini kesinlikle kabul etmemiştir.
Türkiye Cumhuriyeti, Türk Milleti'nin egemenliğini kendi eliyle
kullanmasından doğup gelişmiştir. Egemenliği milletinin elinden
almak artık düşünülemez.
YURTTA
BARIŞ, CİHANDA BARIŞ: Atatürk bir asker olduğu halde mümkün olduğu
kadar savaşın dışında kalmak isterdi. Şu sözlerinin derin anlamı vardır:
"Mutlaka şu ve bu sebepler için, milleti savaşa sürüklemek taraftan değilim.
Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Gerçek kanaatim şudur: Milleti savaşa
götürünce vicdanımda azap duymamalıyım, öldüreceğiz diyenlere karşı, ölmeyeceğiz
diye savaşa girebiliriz. Lakin millet hayatı tehlikeye maruz kalmıyorsa savaş
cinayettir". Bu sözler, dahi bir askerin savaşın ne zaman yapılabileceğini
gösteren bir ölçüsüdür. Millet hayatı tehlikeye girmedikçe, çıkarılan savaş
savaş değil, cinayettir, öyleyse esas barıştır. Savaşın bir millet için ne demek
olduğunu ve neler getirdiğini en acı ve açık biçimde gören, yaşayan Atatürk,
büyük zaferin kazanılmasından sonra hep barışçı bir siyaset izledi. Yurtta
barış, milli birlik ve beraberliğin sonucudur. Vatandaşlar birbirlerini
kırmadan, birbirlerinin hak ve özgürlüklerine saygı duyarak yaşamalıdırlar. Bu
memlekette esenliği sağlar ve aslında gelişmenin, kalkınmanın ve demokrasinin de
en önemli şartlarındandır. Cihanda barış ise, devletlerin aralarındaki
çekişmeleri, çeşitli anlaşmazlıkları görüşerek, anlaşarak çözümlemeleridir,
insanlık ideali ancak böyle gerçekleşebilir. Devletlerarası savaşlar sadece acı,
kan, gözyaşı ve felâketler getirir, kazananlar da pek çok şeylerini yitirmiş
olurlar, öyleyse ancak ve ancak son çare olarak savaşa gidilmelidir. Esas olan
savaş değil, barıştır. Atatürk Lozan Antlaşmasından sonra pek çok sorunu barış
yolu ile çözümlemiştir. "Barış yolunda nereden bir çağrı geliyorsa Türkiye onu
can atarak karşıladı ve yardımını esirgemedi" diyen Atatürk'ün bu tutumu,
Türkiye'nin dış siyasetinin temel düşüncelerinden biri oldu.
İNSANLIK VE İNSAN SEVGİSİ: Atatürk milliyetçiliğinin
diğer milletler hakkına saygı duyduğunu belirtmiştik. Bu konuda
Atatürk şöyle söylemiştir: "Gerçi bize milliyetçi derler, ama biz
öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği eden bütün milletlere
saygı ve ilgi gösteririz. Onların milliyetçilerinin bütün
gerçeklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde bencilce ve
mağrurca bir milliyetçilik değildir". Atatürk,
böylece üstün bir milliyetçilik anlayışına erişmiştir. O'na göre,
"en uzakta saydığımız bir olayın, bize bir gün dokunmayacağını
bilemeyiz. Bunun için insanlığın hepsini bir vücud ve bir milleti
bunun organı saymak gerekir. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan
bütün organlar etkilenir. Dünyanın bir yerinde bir rahatsızlık varsa
banane dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlıkla tıpkı kendi aramızda
olmuş gibi ilgilenmeliyiz." Atatürk böylece
bütün milletlerin bir arada ve işbirliği içinde olmasını
istemektedir. Bütün insanlar barış ve kardeşlik içinde
yaşamalıdırlar. "İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine
boğazlatmak insanlık dışı ve son derece esefe değer bir sistemdir.
İnsanları mutlu edecek tek araç, onları birbirine yaklaştırarak,
onlara birbirini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi
ihtiyaçlarını sağlamaya yarayan hareket ve
enerjidir." Atatürk, büyük insan topluluklarının
her türlü dertlerinden arındırılmalarını ister ve üstün bir görüşle
bütün insanları dünya vatandaşı olarak niteler. "Eğer sürekli bir
barış isteniyorsa, insan kütlelerinin durumlarını iyileştirecek
uluslararası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın tümünün refahı, açlık
ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açgözlülük
ve kinden uzaklaşacak biçimde eğitilmelidir".
İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermek üzere olduğu bunalımlı
günlerinde Atatürk'ün görüşleri eşine az rastlanır bir insanlık
sevgisini dile getirmektedir. Aynı yıl Atatürk "Bütün dünya
milletleri aşağı yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla meşgullerdir"
diyerek, ırkçılara meydan okuyordu. O günlerde bütün insanları dünya
vatandaşı olarak niteleyen Atatürk, gerçek insan sevgisini
içtenlikle ve çok özlü biçimde belirtmiş sayılı önderlerden
biridir.
MİLLİ BİRLİK VE BERABERLİK, ÜLKE BÜTÜNLÜĞÜ: Her Türk'ün büyük bir dikkat
ve titizlikle koruması gerekli Millî Birlik ve Beraberlik ilkesi,
Atatürk milliyetçiliğinin zorunlu bir sonucudur. Bu görüş ve
anlayışa göre, millet ülkesiyle birlikte bölünmez bir bütündür.
Herkesin bunu kabul etmesi ve aynı idealleri gerçekleştirmek için
birlikte hareket etmesi gerekir. Atatürk, Türk
milleti bir bütün haline gelmeden Kurtuluş Savaşı'nı başlatmamıştı.
Ancak bölücü, zedeleyici akımları ve ayaklanmaları bastırdıktan
sonra başarı yolları kendisine açılmıştır. Atatürk konuşmalarında,
sırası geldikçe, hem zaferin hem de inkılâpların milli birlikle
gerçekleştiğini belirtmiştir. O, hiçbir zaman vatanı milletten ayrı
düşünmemiştir. Madem ki millet aynı ideale
bağlı insanların oluşturduğu bir birliktir, o halde insanların
üzerinde yaşadığı vatan parçası da bir bütündür, kutsaldır.
Bölünemez, parçalanamaz. Bunun aksini düşünmek milliyetçiliği inkâr
etmek olur. Milliyetçilik inkâr edilecek olursa Türk varlığı da sona
ermiş olur. Atatürk her bakımdan birleştirici
bir insandı. Çeşitli görüşlere sahip insanları ortak bir amaç
uğrunda birleştirdi. O'nun bu yeteneği Türk Milleti'nin birlik
sevgisinden kaynaklanıyordu. Bu sevginin sürdürülmesi geleceğimizin
en büyük güvencesidir.
AKILCILIK VE BİLİMSELLİK: Atatürk'ün en büyük
özelliklerinden biri de bilimsel ve akılcı bir düşünceyi
(rasyonalizm) Türk toplumunun bütün alanlarına egemen kılmak
çabasıdır. Daha önceki bölümlerde de görüldüğü gibi, Atatürk
insan aklına çok değer verirdi. "Akıl ve mantıkta çözümlenemeyecek
sorun yoktur" sözü O'nun bu konudaki görüşünü en özlü biçimde
açıklamaktadır. Yüzlerce yıl koyu bir kadercilik
anlayışı içinde yaşayan Türk toplumunu yeniden canlandırmak, ancak
akılcılığın her işte öncü olmasını sağlamakla olurdu. Atatürk bu
nedenle akıl yoluna ağırlığı vermiş, her işin ölçüsü olarak aklı
kullanmıştır. Akılcılığın zorunlu sonucu
bilimselliktir. Bilimler, akıl yolu ile yapılan zihinsel
çalışmalardan çıkar. Batıda akılcılık başladıktan sonra, önce
doğrudan doğruya akıl ilkeleri demek olan matematik büyük bir
gelişmeye kavuştu. Matematiği mekanik izledi. Sonunda akıl ve deney
yolu ile öteki bilimler hızla ilerledi. Bundan da teknoloji
doğdu. Görülüyor ki, akıl ve bilim her türlü
gelişmenin kaynağıdır. Bunun için Atatürk, "Hayatta en hakiki mürşit
ilimdir... Türk Milleti'nin yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık
yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müsbet ilimdir" demiştir.
Türk milleti gerçekleri akıl ve bilim yolu ile
değerlendirdikçe ilerleyip gelişecektir. Ekonomik, kültür ve ahlâk
alanında gelişme buna bağlıdır. Unutulmamalıdır ki, ahlâk kuralları
da akıl yolu ile konulmuştur.
ÖZGÜRLÜK VE BAĞIMSIZLIK: "Özgürlük ve bağımsızlık
benim karakterimdir" diyen Atatürk, yeni devletin kurulmasında bu
düşüncesinden güç almıştır. Özgürlük, hem devlet
hem de vatandaşlar için söz konusudur. Devletin özgürlüğü,
bağımsızlığı demektir. Bağımsız olmak, başka bir devletin güdümüne
girmemek, diğer devletlerle birlikte oluşan topluluklarda, milli
çakarların gerektirdiği biçimde
davranabilmektir. Kurtuluş Savaşı, Türk
milletinin yok olan özgürlük ve bağımsızlığını yeniden kazanabilmesi
için yapılan bir savaştır. Osmanlı Devleti son zamanlarında
serbestçe hareket etme özgürlüğünü yitirmişti. Nihayet devlet
parçalandı ve sona erdi. Kurtuluş Savaşı'nın sonunda da Türk milleti
yeniden özgürlüğüne ve bağımsızlığına kavuştu.
Özgür ve bağımsız olmayan bir devlet dilediği biçimde hareket
edemez. Atatürk bağımsızlığımıza sürdürmekte çok dikkatli ve ciddi
davranmıştır. Türkiye Cumhuriyeti O'nun zamanında en saygın
devletlerden biri oldu. Büyük devletler bile gerekirse, Ankara'daki
Mustafa Kemal'e danışmanın zorunlu olduğunu kabul etmişlerdir. Bu
özgürlük ve bağımsızlıktır ki, Türk Devleti'nin rahatça gelişmesini,
serpilmesini ve inkılâpların yapılmasını
sağlamıştır. Gerek cumhuriyet gerek
milliyetçilik ancak özgür ve bağımsız bir devlette anlam kazanır. Bu
sebeple, Türk Devleti'nin özgürlük ve bağımsızlığı her türlü düşünce
akımlarının üstünde olmalıdır. Özgürlüğün ikinci
çeşidi vatandaşlar için söz konusudur. Cumhuriyet rejimleri aynı
zamanda demokratik iseler, bu, vatandaşın rahat ve Özgür yaşamasını
sağlar. Demokrasinin temeli budur. Cumhuriyet Türkiye'sinde
vatandaşlar özgürlüğe sahiptirler. Ancak şunu da unutmamalıdır ki,
her bireyin özgürlüğü diğer bireyin özgürlüğü ile sınırlıdır. Sonsuz
özgürlük yoktur. Vatandaşlar birbirlerinin özgürlüklerine saygılı
oldukları sürece demokratik hayat sürer, aksi kargaşa yaratır.
Atatürkçü özgürlük, herkesin hakkına saygı
gösteren bir anlayışı kendine temel bir kural olarak alır.
ÇAĞDAŞÇILIK VE BATILILAŞMA: Akılı ve bilimi kendine
öncü yapan Atatürk çok gerçekçi idi. Madem ki Türk milleti
modernleşecek, yenileşecekti, o halde, yapılması gereken şey,
yaşanılan çağda en gelişmiş kurumlan hiç çekinmeden benimsemekti.
Çağdaş kurumlar Batı'da idi. Öyleyse Batı'ya yönelmeliydi.
Atatürk bir Batı hayranı değildir. Uzun yıllar
Batı'lı devletlerle çarpışmış, onların emperyalist oyunlarını bozmak
için uğraşmış, bir büyük asker, kuşkusuz gözü kapalı bir Batı
taklitçisi olamazdı. Ama, ger?ekleri görmesini bilen Atatürk en
ileri kurumların Batı'da olduğunu görmezlikten gelemezdi. Bunun için
Batı'ya yöneldi. Çağdaş kurumlar söz gelişi Afrika'da olsaydı elbet
oraya yönelecekti. Şu sözleri ne kadar ilgi çekicidir:
"Memleketimizi modernleştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız
Türkiye'de modern yani Batı'lı bir hükümet vücuda getirmektir.
Uygarlığa girmeyi isteyip de Batı'ya yönetmeyen millet hangisidir?".
Özellikle son cümle çok dikkate değer ve Atatürk'ün gerçekçiliğini
bir kez daha kanıtlar. Batı'ya bizden çok daha uzak olan Japonlar,
Türkler'den önce Batı kurumlarını olduğu gibi almış ve bugünkü
durumlarına erişmişlerdir. Atatürk, Türk
Milleti'nin tarihsel bir gerçeğini de çok özlü biçimde açıklamıştır:
"Türkler'in yüzlerce yıldan beri izlediği hareket devamlı bir yön
muhafaza etti. Biz her zaman Doğu'dan Batı'ya
yürüdük." Öyle ise Türk milliyetçiliği ruhu
içinde cağdaşlasılacaktır. Çağdaş kurumlar Türk'ün elinde kendi
kişiliğini kazanacaktır. Akıl ve bilim yolunun buyruğu budur.
|
|